
13 Nisan 2012 Cuma
Börekçi Tevfik'ten Ev Yapımı Biraya

21 Nisan 2011 Perşembe
BİR ANTALYA HİKAYESİ: PİYAZ...
Biraz bunalmıştım istanbul'da ve soluğu bu kez Antalya'da aldım. Hava yağmurlu keyfim ise gayet yerindeydi. Lezzetşinas olarak yerinde olan keyfimi taçlandırmam gerekiyordu ve bunun için mutlaka piyaz yenmeliydi.

Tuncay’ın “Senle bir gurme turu yapalım mı?” demesiyle başlamıştı her şey. “Olur,” dedim. Körün istediği bir göz, e Allah vermiş iki göz, bu garip bayram etmez mi?
“Sen hiç Antalya piyazı yedin mi?” diye sordu sonra. Nasıl yani? Piyaz işte. Antalyalı kuş mu konduracak. “Yok,” dedim, “Yiyelim, bakalım,” dedim biraz kuşkuyla ve küçümsemeyle. “Hadi o zaman piyazcıya!” dedi Tuncay. “Köfteciye” diye düzelttim. “Piyaz dediğin köftenin yanında yenir di mi?” Bu kez Tuncay küçümsercesine baktı. “Ben köfteyle piyazın tadını bozmam. Sen istersen yersin.”
Hadi bakalım. Bu ne piyazmış yahu. Kafamda sorular, midemde gurultular Şişçi İbo’nun yolunu tuttuk. İlk şaşkınlığımı şiş köftelerle piyazlar masaya gelince yaşadım. Gerçekten piyaz o tabaktan taşan haliyle köfteden daha çok ana yemek tabağı gibi duruyordu. Fasulyeler, iri yumurta parçaları lezzetli olduğu görünüşünden belli bir sıvının içinde yüzüyordu. Yanında soğan da geldi. Soğanı ister piyazın içinde ister yanında alıyormuşsunuz.
Görüntüye diyecek bir şey yoktu. O konuda kuş kondurulmuştu hakkaten. Ama tadına bakmak lazım bir de değil mi diyerek ilk kaşığımı alıyorum. Ondan sonraki görüntü şu: masadaki ekmeği, köfte tabağindaki pideleri, kısaca buğday unundan yapılan her şeyi seri ve hızlı hareketlerle önce piyazın suyuna banan ardından ağzına götüren; fırsat buldukça ya da hatırladıkça da köftesinden alan, ilkel bir mağara adamı. Dışarıdan bakanlar üç gündür bir şey yemediğime ikna oluyorlar. Yanılıyorlar tabi, üç gündür çok şey yedim, ama 30 küsur yıldır böyle piyaz yemedim. (Kendimi öyle kaptırdım ki fotoğraf çekmeyi bile unutmuşum!)
İsteyene Link: http://www.tersninja.com/seyirsinas-landlord-celebi%E2%80%99nin-altin-portakalnamesi-kisim-2-kabak-tatlisi-cogunluk-golgeler-ve-suretler-antalya-piyazi


ne zaman antalya dışında, üzerinde "piyaz" yazan bir restaurant tabelası görsem, memleket hasreti ve bir umutla dalarım içeri:
- ne alırsınız?
- köfte alayım. ayrıca közlenmiş soğan ve piyaz lütfen.
beş dakikaya kadar gelir siparişler:
- fasulye salatası istemedim ki. piyaz da gelmemiş!
- beyefendi piyaz bu işte.
- hangisi?
- işte şu, ortadaki.
- kardeşim bu fasulyeli bir şey. ne olduğunu bilmiyorum ama piyaz değil.
- beyefendi pardon ama biz piyaz diye bunu veriyoruz.
- hocam o zaman üzerinde "piyaz" yazan o tabelayı indirin. yerine de "haşlanmış fasulye" yazan bir tabela asın! hocam sen bunu geri götür, yerine de fasulyesiz salata getir lütfen.
piyaz antalya'da yenir. antalya'da değilseniz, ne olduğunu bilmediğim ama piyaz olmadığından emin olduğum fasulyeli bir şey yersiniz.
4 Nisan 2011 Pazartesi
Ani Gelişen Bir 'Çığırtma' Hikayesi
Yarım saatliğine uğradığım evden gecenin bir koru çıkınca haliyle bir akşam yemeği organizasyonu da yapmak durumunda kalmıştık. Misafir konumumdan ve Ulaş’ın da iyi bir aşçı olduğu bildiğimden mutfağa sadece fotoğraf çekip olayın gelişimi hakkında malumat sahibi olmak için girdim.
Ulaş ve nişanlısı Dilek kolları sıvadılar ve buralarda yemenin pek de mümkün olmadığı Bergama’ya ait olan ‘Çığırtma’ adlı patlıcan yemeğini yaptılar.
Ulaş önce patlıcanları ‘dolama’ tekniğinde (patlıcanın içinin de pişmesi için baştan aşağı spiral olarak kesmek ama bütünlüğü korumak) kesip biraz yağda hafifçe kızarttıktan sonra biberleri de kızarttı ve bunları tepsiye alıp üzerlerine doğradığı domatesleri ekledi. Bununn üzerine de bolca sarımsak ve arpaçık soğanı koyduktan sonra fırına verdi.
Tarifin orijinalinde kızartma işleminden sonra tencerede pişmeye devam ediyor yemek ama Ulaş kendinden birşeyler katıp, uzun denemeleri sonucunda bunun fırında daha iyi olduğuna karar vermiş.
Açıkça söylemekte bir sakınca görmüyorum, ilk başta yani daha hazırlık aşamasında bu yemeğin ortalama bir tadı olacağına inanıyordum ancak tadına baktıktan sonra gerçekten çok başarılı bir yemekle karşı karşıya olduğumu gördüm.
Yemek sırasında yaptığımız sohbette, bu yemeğin sadece Bergama’ya has birşey olduğunu ve Bergama’daki hemen hemen her evin buzdolabında hazır bulunduğunu öğrendim.
28 Şubat 2011 Pazartesi
Üzümlü Balığın Hikayesi...










26 Şubat 2011 Cumartesi
Bugün Sebzelerden Gidilecek...
Yorucu bir günün ardından ruhumu dinlendirmek için motordan indikten sonra Üsküdar’dan Kuzguncuk’a kadar keyifli bir yağmurun altında yürümüştüm. Ruhum dinlendiğine göre sırada damağı ve mideyi de dinlendirmek vardı.
Mahalleye girince düşünmeye başladım evde ne vardı ve ne yapabilirdim? Tam manavı geçmek üzereydim ki ani bir kararla dönüp bir adet kerevizi alıverdim. Başka bir şeye ihtiyacım yoktu geri kalan herşey olmalıydı.
Güzel bir yemeği haketmiştim ve canım şarap da içmek istiyordu hemen kollar sıvandı, bıçaklar çekildi.
Bugün sebzelerden gidilecekti, böylesi daha iyidi.
1. sırada kereviz salatası vardı. Az önce manavdan aldığım kerevizi rendelemeye başladım. Rendeleme işleminin ardından yoğurt ve dereotunu da ekledikten sonra tek birşey kalıyordu. Bu salatanın bilindik tarifinde içine dövülmüş ceviz koyulurdu ama ben bunun yer fıstıklsını tercih ederdim. Son hamle olarak da biraz yer fıstığı dövdükten sonra kereviz salatamız hazır konumda bekleyişine başladı.

2. sırada ise avokado bulunmaktaydı. Genelde dilimlenip tuz ve limonla servis edilenini tercih ederim ama bu akşam kendi geliştirdiğim başka bir tarife göre hazırlamak istedim avokadoyu. Soyduktan sonra çatalla ezdim, içine limon sıkıp tuz ve karabiber ekledikten sonra bir miktar da mavi haşhaş ve pekan cevizi koydum. Haşhaşın ve cevizin ardından da bir kaç diş dövülmüş sarımsakla harmanlayınca yeşil dostumuzu tam da yenecek kıvama geldi.
3. sırada ise İstanbul ve çevresinde ‘Kanlıca Mantarı’; Akdeniz ve Ege’de ‘Çıntar’ olarak bilinen bir mantar konuğumdu bu gece. Bir parantez açıp belirtmemde fayda var, hiç bir ete ya da sebzeye değişmeyeceğim dünya üzerindeki tek varlıktır çıntar. Daha önce yemeyenlere şiddetle tavsiye ederim eğer güzel pişirilmişse inanılmaz bir tat ile karşılaşacaksınız. Neyse bu mantar arkadaşımızı da soğan, sarımsak, defne yaprağı ve tane karabiberin yardımıyla pişirdikten sonra artık soframızı kurabiliriz.

Masayı kurduktan sonra sıra şarabı seçmekteydi. Elim bir kırmızı bir beyaz üzerinde gidip geldi ve bu akşamın yemeklerinin beyaz ile daha güzel gideceğine kanaat geririp Sultaniye üzümünden bir beyaz şarap seçtim…
Girizgah...
Yaptığım yemeklerin tadına bakan hemen hemen bütün arkadaşlarım bana bir yer açmam konusunda türlü sözler sarf ettiler. Ben de her zaman bir yer açmanın benim gibi kendi halinde ve kendi zevkinde yemek yapan birisi için çok da doğru olmadığını düşündüğümden illa bir yer açılacaksa bir blog açmanın daha doğru olacağına kanaat getirdim.
Bir lezzet şinas olarak yemek yapmayı, yaptıklarımı paylaşmayı, gezmeyi ve gezdiğim tozduğum yerlerin mutfağını irdelemeyi sevdiğim genel olarak bilinir. Bu blogda bundan böyle kendi gastronomi yolculuğumu paylaşacağım. Kimi zaman tarifini kendim uydurduğum yemekleri, kimi zaman yaptığım yolculukların gastronomik kısımlarını, kimi zaman ara sokaklardaki seyyar satıcıları, kimi zaman da şık restoranlardaki yemek maceralarımı.
En başından şunu belirtmemde de fayda var. Bu blog yemek tarifleri konusunda hiç bir zaman bildiğiniz yemek tarifi veren bloglardan biri olmayacak, yani ben burada bir yemekten bahsederken 3 kaşık zeytin yağı, 1 soğan, yarım limonun suyu gibi tanımlamalarda bulunmaktan özellikle kaçınacağım. Sadece yaptığım yemeğin içine giren malzemlerden ve bazen bunların sıralamasından bahsedeceğim. Tabi neden böylesine bir anlayış geliştirdiğimi de bilmek isteyenler olacaktır, hemen anlatayım: Ben yemek yapma ediminin tarife sıkıştırılamayacak denli bir dinamizm barındırdığına inanıyorum. Yemek denilen şeyin bir hissetme süreci olduğunu düşünüyorum ve bu yüzden çok refleks bir şekilde elde olan malzemelerle değişik şeyler çıkatmaya taraftarım her zaman. Bir benzetme yapacak olursak, tarife bakarak yemek yapmak bana Ikea’dan alınan bir kitaplığı evde monte etmeyi çağrıştırıyor, kolay, her yerde olan ve ruhsuz; ama diğeri yani tarifsiz ve hissederek yapmak ise o kitaplığı kendi kitap ihtiyacınıza göre tasarlamanız ve bunu istediğiniz estetikle birlikte ortaya koymanız demek aslında. Belki ikincisi daha zor ama kesinlikle daha keyifli…
Giriş yazısına son söz olarak, blogdaki genel amacım ise gastronomi denilen şeye dair düşüncelerimi anlatmak ve kendimce bir bellek oluşturmak. Umarım okurken keyif alırsınız ve düşüncelerinizi de paylaşma zahmetinde bulunup blogun gelişmesine katkı sağlarsınız…